Kulağına Fısıldamalıyım

Bir gece yarısı sen uyurken odana bir hayal gibi girip kulağına şöyle , fısıldamalıydım.

Ve sen hiç bir şeyi hatırlamadan uyanmalıydın.

Senin pencerenden bakıldığında nasıl görünüyorum kim bilir. Ama o gördüğün ben değilim. Evet haklısın biraz deliyim… Ama o gördüğün ben değilim. Gel gelelim, şartlar olsun yaşamın bizi getirdiği yerler olsun-ne kadar farklı aslında.

Yolların kesiştiği yerler ne kadar az ve bir kadar o kadar da ne umutsuz ve geleceksiz. Hatta kimi zaman beceriksiz bir halde var olup olmayan ilişkimiz. Varız aslında ama yokuz bir başka bakışta. Zaten bu bakışlar değil mi bizi bazen biz eden.

Sendeki o sıcaklığı bendeki bu şaşkınlığı da veren o gülümseyen bakışlar değil mi ?

Senin pencerenden bakıldığında ben aslında yokum… Bunu bilmek de acı ve önüm arkam sağım solum sobe-saklanmayan ebe… Aslında bir kere de saklanma sen de ne olur ki , bıraksan kendini akışa ve hiç bir şey sormasan ve hiç bir şey söylemesen ve aslında hiç bir şey olmamış olsa ve hiç tanışmamış olsak ya da ne bileyim ne olursak olsak , ama hep yakın olsak… Olsak mı? Olmasak mı? Peki…

Bunları sana söyleyip kaçıp gitmeliyim odandan. Ne sen ne yastığın ne de yorganın farkında olmadan… Aramızda bir hukukumuz var senin bilmediğin. Ben seni aslında ilk gördüğümde sevdim de çok saçma geldi söyleyemedim. Korktum bakışlarının değişmesinden belki de. Olur ya bakış bu sever değişir sevmez değişir.

Riske atamadım işte hiç bir şeyi. Sonra bir sürü mektuplar yazdım sana, kimi zaman defter kenarına kimi zaman peçetelere ve de adisyon arkalarına, hatta bir keresinde de simitçinin simidi sardığı sarı kağıdın üzerine. Hafif susamlı aşk… Ne garip değil mi ? Belki de o gün, hızlı adımlarla gelip oturduğun ve sonra aynı hızla ortadan kaybolduğun güne geri dönsek ve gözlerinin içine birlikte baksak. Ve anlasak. Aramızda bir hukukumuz var senin bilmediğin.

Belki de gerçekten uyumadan önce inandığın her şey adına dilediğin bir sevginin ilk adımı. Ve tabii görmediğin için üzerine basıp incittiğin bir karıncadan tarihe karışan dört yapraklı yoncadan farkı yok bu duygularımın. Bir ara altına bak ayakkabılarının. Orada mıyım? Kirliyim evet. 45 yılın kiri bu. Nice eller sevdi saçlarımı ve ne dudaklar öptüm bıkmadan usanmadan. Ve , yalanlar söyledim kavgalar ettim, ihanetler yaşadım unuttum unutuldum. Ne kadar yıkandıysam çıkmayacak ki üzerimden geçmişim. Dedim ya sen tertemizken ben kirliyim. Sana kalan bir kaç temiz duygudan başka ne verebilirim? Kirliyim evet çok kirliyim. Yaşadım. Sevdim. Sevildim. Evlendim. Çocuklarım oldu. Ayrıldım eski karılarım birikti. Senin pencerenden bakıldığında benim için hayatta yeni ne olabilir ki… Ya sen? Sende ne var geriye kalan ? Her şey yeni mi sanki.Her şey daha iyi olacak mı ki ? Hayır. Sen baktığın yeri ve hatta gözünün önündekini görmüyorsun.

En son ne zaman açıp eski mektuplara baktın ? Mektup mu kaldı diyeceksin. Haklısın. Ya da ne zaman eski parfüm şişelerini kokladın o günlere dönmek için. Kokular ilk koklandıkları güne döndürebilirler insanı. Ve bir şarkı daima o günü hatırlatır o gün hangisiyse artık. Söylesene kaç dalının farkındasın her sabah pencerenden gördüğün ağacın ? Şimdi ben sana desem ki, içimde sana bir yuva kurdum gel otur. Hayır çok anlamsız olacak bunu demek iş değil. Laf bu söylenir. Gel demek zor gelir ama dökülür eninde sonunda sessiz de olsa dudaklardan. Ama biliyorum ki dökülecek, döküldüğü yere birikecek ve sen görmeden üzerine basıp geçeceksin…

İşte bu yüzden her eve girişinde ayakkabının altına bir daha bak. Eğer oradaysam bir tırnak darbesiyle sök ve at.